Sayfalar

İzleyiciler

29 Mart 2011 Salı

Trikarboksilik Asit (TCA) Siklusu

Trikarboksilik Asit (TCA) Siklusu




Asetil-CoA



Okzalasetat


Sitrat


Malat



Izositrat



Fumarat



a-Ketoglutarat


Süksinat


Süksinil-CoA


Proteinler

Proteinler
Bir yada daha fazla amino asitin kendi aralarında asit-amid bağı (peptid bağı) ile birleşmesinden meydana gelmiş yapılara pepdit adı verilir. Pepdit bağları ile birleşen aminoasitler proteinleri oluşturur. Ancak bir protein tek polipeptid zincirden oluşabildiği gibi birden çok polipeptid zincirden de kurulabilir. Amino asit sayısına göre dipeptid, tripeptid, hekzapeptid, oligopeptid, polipeptid şeklinde ifade edilebilir. Peptid bağı birinci amino asitin karboksil grubu ile komşu amino asitin amino grubu arasında gerçekleşir. Bağı oluşturan amino grubunun hidrojeni ile karbonil oksijeni trans pozisyondadır, biri peptid düzlemin üstünde ise diğeri altındadır. Peptid bağı kısmen çift bağ özelliği taşır ve amino azotu pozitif, karbonil oksijeni ise negatif yük ile yüklenir.

Peptidler, kuramsal olarak bir amino asidin karboksil grubundan –OH, diğer amino asidin

Polarimetre Nedir

Polarimetre
Asimetrik karbon atomuna sahip maddeler aynı zamanda optikçe aktiftir. Optikçe aktiflik, bir cismin polarize ışığı kendi düzleminden saptırma kabiliyetidir. Eğer bir karbonhidratta asimetrik karbon atomu varsa, polarize ışık düzlemini sağa ya da sola çevirir. Sağa çevirirse (+), tersine çevirirse (-) şeklinde gösterilir. D-Glukoz polarize ışığı sola çevirirse D(-)Glukoz şeklinde, sağa çevirirse D(+)Glukoz şeklinde gösterilir. Bir şekerin (+) ve (-) formundan eşit oranda alıp karıştırırsak, ışık ne sağa ne de sola çevrilir. Böyle karışımlara rasemik karışım denir.
Polarimetre, optik aktif maddelerin polarize ışığı saptırma özelliklerine dayanarak bu maddelerin bir çözeltideki miktarlarını tayin etmeye yarar. Bu aletle aynı zamanda spesifik çevirme açısı ölçülerek saf optik aktif maddelerin tanınması da mümkündür.
Değişik Polarimetreler (Visual, Dijital ve Dijital El Polarimetresi)

DNA

DNA
1953 yılında Cambridge Üniversitesinden James Watson ve İngiliz Fizikçi Francis Crick'in DNA’nın üç boyutlu yapısına ait önerdikleri modele göre, çift zincirden meydana gelen DNA’nın bir eksen doğrultusunda sağa dönen çift sarmalı meydana gelmiştir.
Watson ve Crick
Önerilen DNA

Nükleik Asitler

Nükleik Asitler

Aşağıdaki ders notu ile dersteki sunular birbirinden görsel ve/veya konu başlıkları yönünden farklılıklar gösterebilir.
Nükleik asitler her hücrede bulunan genler ve kalıtsal faktörlerle ilgili protein sentezinin anahtar maddeleridir. İlk kez hücre çekirdeğinden izole edildiği için adına “nüklein” yada “nüklein maddesi” denmiştir. Bunlar sadece hücre çekirdeğinde değil hücrenin diğer kısımlarında özellikle ribozomlarda, mitokondrilerde ve stoplazmada da bulunurlar. Nükleik asitler kalıtsal bilgileri depolar ve aktarırlar.
Proteinlerdeki polipeptid zincirleri gibi nükleik asitler de nükleotidlerden kurulur. Nükleotidler, 1:1:1 oranında azotlu baz, pentoz ve fosfat olmak üzere üç karakteristik komponente sahiptirler. Azotlu baz ve pentozun birbirine β-N-glikozit bağıyla bağlanmasıyla nükleozid oluşur, nükleozide fosfatın bağlanmasıyla nükleotid (mononükleotid, nükleozid monofosfat) oluşur.
Azotlu Bazlar
Nukleik asitlerin yapısında yer alan bazlar primidin ve purin bazlar olarak başlıca iki gruba ayrılmaktadır. Primidinler yapılarında iki azot (N) bulunan ve altıgen bir halkaya sahip bileşiklerdir. Yapıdaki numaralama sistemi halkanın altında bulunan azottan başlar ve saatin işleyiş yönüne doğru devam eder. Nukleik asit yapısında yer alan diğer bütün pirimidinler bu ana yapının türevidirler. Hatta purinler bile bazı hallerde pirimidinlerin bir türevi olarak kabul edilmektedir. Çünkü purinler pirimidin halkasına bir imidazol halkasının bağlanması ile oluşmuşlardır. Nukleik asitlerin yapısında yer alan başlıca pirimidinler, pirimidin halkasındaki 2., 4. ve 5. pozisyonlardaki hidrojen atomlarının yerine amino, hidroksil, oksijen ve metil gruplarının girmesi ile oluşmaktadırlar. Bunlar pirimidin ana yapısından meydana gelmiş pirimidin türevidirler.

Lipidler - Lipidlerin Tanımı - Lipidlerin Önemi

Lipidlerin Tanımı
Bloor’a göre lipidler, yüksek yağ asitlerini, bunların oluşturduğu doğal bileşikleri ve bunlarla kimyasal olarak bağlanan maddeleri kapsayan doğal bir madde grubudur. Suda çözünmezler.

Lipidler Hakkında Ne Biliyorsunuz ?

Lipidler Hakkında Ne Biliyorsunuz ?
Aşağıdaki soruları cevaplamaya çalışarak lipidlerle ilgili bilginizi sınayınız !
  1. Bir maddenin lipid olabilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerekir ?
  2. Lipidler neden önemlidir ?
  3. Yağ asitlerinin kimyasal özellikleri nelerdir ?
  4. Yağ asitlerini nasıl sınıflandırabiliriz ?

Kolesterol Biyosentezi

Kolesterol Biyosentezi
Kolesterol en çok karaciğerde olmak üzere hemen her dokuda sentez edilir. Organizmanın kolesterol ihtiyacının en büyük kısmı kolesterol biosentezi ile sağlanır. Kolesterol biyosentezinde kolesterol molekülü izopenteryl pirofosfat ve onun izomeri olan dimetilallil pirofosfat monomerleri ile ilgili bir dizi prenil (dehidroizopren) transfer reaksiyonlarında polimerize olan 6 izopren ünitesinden sentez edilir.

Semmelweis Refleksi (Semmelweis Reflex)

SEMMELWEİS REFLEKSİ


İnsanların bir bilgiyi otomatik olarak (refleks olarak) hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddetmelerine Semmelweis Refleksi (Semmelweis Reflex) adı veriliyor. (Bu tanım yazar Robert Anton Wilson tarafından yapılmıştır).

Semmelweis, insanlık uğruna şarlatanlık suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı, görevine son verildi, meslekdaşlarının alay konusu oldu, aşağılandı, ve insanlıktan tamamıyla umudunu kesmiş olarak bir akıl hastanesinde hayata veda etti.

Macar Ignaz Philipp Semmelweis (1818-1865), Budin’de doğdu. Alman asıllı mütevazı gelir düzeyindeki bir ailenin beşinci çocuğuydu. Babasının kendisini bir avukat olarak görme isteğine karşın tıp bilimine meraklıydı ve Viyana Tıp Fakültesi’nde tıp öğrenimini tamamlayarak kadın doğum uzmanı oldu. O devirde kadın ve çocuk sağlığıyla haşır neşir olmak pek fazla tercih edilmeyen bir meslekti.

Boston lu bir hekim olan Oliver Wendell Holmes, puerperal ateşi önlemede el yıkamanın önemine işaret eden ilk araştırmacı olmakla birlikte

Semmelweis el yikama - Tıp Tarihinde İlk El Yıkama


Tıp tarihinde el yıkamanın enfeksiyonları önlemedeki kritik rolü, 19. yüzyıl ortalarında Macar doktor Ignaz Philipp Semmelweis tarafından ortaya konmuştur. Semmelweis, "annelerin kurtarıcısı" olarak anılır ve modern hijyen uygulamalarının temelini atan kişi olarak kabul edilir.1840'lı yıllarda Viyana Genel Hastanesi'nde çalışan Semmelweis, doğum

27 Mart 2011 Pazar

Antibiyotiklerin öksürüğe faydası az

Kötü bir öksürüğünüz varsa, balgam da çıkarıyorsanız antibiyotik almanızın fazla bir faydası olmayabilir.
Cardiff Üniversitesinden bilim adamları Avrupa genelinde 13 ülkede, 3 bini aşkın yetişkini kapsayan bir araştırma yaptı.
Araştırmada balgam çıkaran hastalara doktorların genellikle antibiyotik verdikleri belirlendi.
Ancak antibiyotiklerin hastaların çabuk toparlanmasını sağladıkları gözlenmedi.
Araştırmanın sonuçları, Avrupa Solunum Yolları Dergisi'nde yer aldı.

Duruma en iyi uyum gösteren hayatta kalır

Binlerce farklı bakteri dizisi üzerinde yapılan araştırma, güçlü olanın değil 'duruma en iyi uyum gösterenin' hayatta kaldığını gösterdi.

Bakteriler üzerinde yapılan ve 25 yıl süren araştırmaya göre bazen en güçlü olan değil, en iyi uyum sağlayabilen canlılar hayatta kalıyor.
Science dergisinin haberine göre Michigan State Üniversitesi’nden Richard Lenski ve arkadaşları, E. Coli tipi bakterilerle yaptıkları araştırmalarda şaşırtıcı sonuçlar elde ettiler. Daha güçsüz olan organizmaların güçlü olanların önüne geçtiğini kaydeden araştırmacılar, ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra bu durumun bir satranç oyunundan çok da farklı olmadığını gördüler.

21 Mart 2011 Pazartesi

Kaddafi sivilleri canlı kalkan yapıyor

Çatışmaların halen devam ettiği Misrata kentinde Kaddafi yanlılarının halkı canlı kalkan olarak kullandığı iddia edildi.





Koalisyon güçlerinin Kaddafi’ye yönelik başlattığı ‘Şafak Yolculuğu’ operasyonu üçüncü gününe girdi. Başkent Trablus başta olmak üzere kaddafi yanlılarının elinde bulunan pek çok yer bombalanıyor. Haber ajansları saldırılar karşısında Kaddafi yanlılarının canlı kalkan kullanmaya hazırlandığı haberlerini geçiyor. Son olarak Reuters haber ajansına konuşan bir isyancı, Trablus’un 200 km. doğusunda bulunan Misrata kenti yakınlarındaki kasabalardan sivillerin canlı kalkan olarak kullanılmak üzere kent merkezine geitrildiğini öne sürdü.
Ayrıca başkent Misrata’daki Kaddafi yanlısı silahlı milislerin sivil kıyafetlerle kent içinde dolaştıkları iddia ediliyor. Çatışmaların yaşandığı kentte dün de 7 sivilin Kaddafi yanlıları tarafınadn öldürüldüğü iddia edilmişti.


Enürezis (Gece Islatması,Alt Islatma)

Enürezis (Gece Islatması,Alt Islatma)


Çocukluk çağının en sık görülen sorunlarından biri olan enürezis zeka yaşı ile uyumlu olmayan gece ve / veya gündüz istem dışı işemedir. Çocuklar genellikle 3- 5 yaşları arasında idrarını gece gündüz kontrol edebilecek olgunluğa erişirler.Bu nedenle bu durumun beş yaşına kadar görülmesi normal olarak kabul edilmektedir. Zekası normal olan bir çocukta beş yaşından sonra en az peş peşe üç ay boyunca haftada en az iki kez gece veya gündüz ıslatması normal dışı olarak değerlendirilmektedir.



İdrarın gece istem dışı yapılmasına ‘ enürezis nokturna’, gündüz istem dışı yapılmasına ‘enürezis diurna’ ve hem gece, hemde gündüz yapılmasına ‘ enürezis kontinua’ denmektedir.Enürezis daha çok gece işemesi şeklinde görülmektedir. İstemsiz işemelerin yaklaşık % 60’ı gece işemesi, % 30’u gece ve gündüz işemesi, % 10 kadarınında gündüz işemesi olduğu belirtilmektedir. Hastanelerin polikliniklerine başvuranların büyük çoğunluğu gece işemesi olanlardır. Çocukların yaklaşık % 85’ nde enürezis hiç kesilmeden bebeklikten beri devam etmektedir.

Enurezis Nocturna

Enurezis Nocturna İstemdışı olan idrar çıkışına enurezis denmektedir. Bu durum daha çok gece uyku esnasında oluştuğundan enurezis nocturna adını almaktadır. Ancak bu durumdaki çocuklarda teşhisin konulabilmesi için gereken yaş alt sınırı 5'tir.

Yapılan araştırmalara göre 5 yaşındaki erkek çocuklarda gece işemelerinin sıklığı % 7; kızlarda aynı yaşta % 3 olarak saptanmıştır. Bu oranlar 10 yaşında erkeklerde % 3’e; kızlarda % 2’ye düşmektedir. 18 yaşına gelen erkeklerde % 1, kızlarda ise biraz daha düşük bir yüzdede sürebilmektedir. Bu çocuklarda yaşıtlarına göre gelişimsel gecikmeler de saptanmıştır. 5 yaş sonrasında tedavisiz kendiliğinden iyileşme oranı % 5-10 arasında bulunmuştur.

Rahatsızlığın teşhisi için en az 3 ay süre ile haftada en az 2 kez idrar kaçırmanın olması ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte, okul başarısında düşmeye ve sorunlara yol açması , kişinin 5 yaşından büyük olması gerekmektedir. Ayrıca idrar kaçırma durumu başka bir ilacın yan etkisine bağlı olmamalı, kişide idrar kaçırmaya sebep olabilecek bir hastalık olmadığı tespit edilmelidir ( şeker hastalığı , ürolojik ya da nörolojik hastalıklar gibi).

Enürezis riskini arttıran durumlar:
-Yoğun psikososyal sorunlar içinde olan ve olumsuz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar
-Baba ya da annenin boşanma ya da ölüm sonucu kaybı da önemli etkenlerdendir. Özellikle daha öncesinde idrar kontrolünün sağlandığı çocuklarda sonradan 5-8 yaşları arasında idrar kaçırma bu nedenle tekrar başlayabilmektedir.
-Davranışsal bozukluklar gösteren çocuklarda mesane kapasitesinin daha sınırlı olduğu ve bu durumun daha sık gözlendiği saptanmıştır.
-Yapılan çalışmalara göre ailede anne, baba ve diğer akrabaların geçmiş yaşantılarında bu sorun var ise, çocuklarda da enürezis riski 5-7 kat artmaktadır.

20 Mart 2011 Pazar

Virüsler

Tabiattaki tüm varlıklar canlı form ve cansız form olarak iki gruba ayrılmışlardır.Cansız forma dahil olan varlıklar, üreyemeyen, solunum yapmayan beslenmeye ihtiyacı olamayan tüm varlıklardır. Örneğin denizler, göller, kayalar, bulutlar, dağlar vs. ekosistem içerisinde sürekli bir dönüşüm içerisinde olmasına rağmen canlı sayılmazlar.

Bir varlığın canlı sayılabilmesi için, az öncede belirttiğimiz gibi üreyebilmesi, beslenebilmesi, solunum yapabilmesi ve diğer canlılarla sürekli bir ilişki içerisinde olması gerekirki ancak böyle bir varlığa canlı denebilir. Bugün bilim adamları, canlıları sistematik olarak sınıflandırırken virüsün hangi kategoriye konacağı konusunda hala bir ittifak kuramamıştır.
Çünki virüsler bazı hallerde canlı gibi davranırken diğer bazı hallerde tam bir " inorganik " madde gibi davranır.Dolayısıyla ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır.Virüslerin nasıl olupta hem canlı gibi davrandıklarını hemde cansız gibi göründüklerini, düşündürücü yaşam döngülerini inceleyerek anlamaya çalışalım.
Virüsün anatomisi:
Virüs, doğadaki en basit canlı türlerinden bile daha basit bir yapıya sahiptir.Bildiğiniz gibi bakterilerin vücudu yanlızca tek bir hücreden oluşan yalın bir anatomiye sahiptir.Fakat virüslerin vücudu bir hücreden bile oluşmaz.Yanlızca hücreyi oluşturan temel yapıtaşlarının çok az bir miktarının yine kompleks bir yapı oluşturmalarından meydana gelmiştir.
Bir hücre proteinlerden, nükleik asitlerden, hücre zarından, kompleks organellerden (mitekondri, endoplazmik retikulum, golgi aygıtı, ribozomlar vs.), nukleus (çekirdek) den ve daha birçok enzim ve sayamadığımız kimyasal moleküllerden oluşan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir.
Virüsler ise yukarıda saydığımız hücre yapıtaşlarından yanlızca üç tanesinin kompleks oluşturmasıyla meydana gelir.Bu yapıtaşları protein, enzim ve nükleik asitlerdir.Bazı virüslerde ise yağ moleküllerinede rastlanılır.Virüs, yanlızca bu üç yapıtaşından oluşan basit bir yapıya sahip olmasına karşın ne amaç uğuruna kendini çoğaltmaya çalıştığını ve canlı - cansız formları arasında nasıl gidip geldiği çözülememiş mühim bir problemdir.
Virüsler ancak " Elektron mikroskobu " ile görülebilirler.Işık mikroskopları ile görülmeleri imkansızdır.Öyleki bir virüs bakteriyle kıyaslandığında, bakterinin yanında çok küçük kalan bir boyuta sahiptir ve boyu ancak
" nm " (nanometre, yani metrenin milyarda biri) uzunluk birimi ile ölçülebilir.
Şimdi bir virüsün anatomisin şekil üzerinde inceleyelim.
Image

Mikroorganizmaların Hücre Yapıları

Mikroorganizmaların Hücre Yapıları

Ökaryötik Hücre Nedir; Ökaryötik yapılı canlı hücresinin (alg, maya, mantar, protozoon, ve gelişmiş canlılar) temel özelliği, genetik şifreleri taşıyan DNA'nın bir zarla çevrili olan çekirdekte bulun*masıdır.

Prokaryotik Hücre Nedir; Prokaryotik yapıdaki hücrelerde (Bakteriler) ise hücre duvarların kompleks olması ve tek kromozomdan ibaret olan genetik materyalin sitoplazma içerisinde dağınık bir şe*kilde bulunmasıdır.

Bakterilerde Hücre Yapısı

Bakteri hücresi ışık mikrokobu ile incelendiğinde, yuvarlak (kok), basil (çomak, çu*buk), virgül, filament (uzun saç benzeri) gibi morfolojik yapısı ile, kapsül, flagella ve spor gibi yapıları görülebilir. Gram boyama metodu kullanıldığında hücre duvarı yapı*sı hakkında (Gram pozitif veya Gram negatif) bilgi edinilir

Bir bakteri hücresinin ana yapıları merkezden dışa doğru şunlardır:

Diyaliz Nedir, Kronik Böbrek Yetmezliği ve Periton Diyaliz

Diyaliz ile kanımızdaki zehirli maddeler temizlenip vücudunuzda birikmiş sıvılar çekiliyordu. Tabii sizin burada kastettiğiniz hemodiyaliz. Okurlarımız için bunu biraz açalım... Diyaliz ikiye ayrılır. Bunlardan ilki hemodiyaliz dediğimiz ve halk arasında makine diyalizi olarak tarif edilen yöntemdir. Diğeri ise periton diyalizdir ve ona halk arasında torba diyalizi denir. Ama her iki diyalizin temel amacı aynıdır, yani vücutta böbrek yetmezliğine bağlı olarak biriken bazı zehirli maddelerin temizlenip süzülmesidir.

Hemodiyalizde bir arıtma filtresi sayesinde yapılır. Yani hastanın kanı arıtma filtresine gönderilir, burada temizlenen kan vücuda geri gönderilir. Bu işlem genel olarak haftada üç gün, günde dört saat yapılır.

Kandaki Kirli Kan Nasıl Temizleniyor

Böbrek Yetmezliği - Böbrek Yetmezliğine Neden Olan Hastlıklar

AKUT (ANİ) BÖBREK YETMEZLİĞİ:
Akut böbrek yetmezliği, çeşitli etkenlere bağlı olarak, böbrek işlevlerinin ani olarak bozulmasını anlatan bir terimdir.
Hastalığın genellikle ilk fark eçlilen belirtisi, hastanın çıkardığı günlük idrar miktarındaki azalmadır.
Bu azalma “Oligüri” düzeyindedir.
Yani hastaların günlük idrar miktarı 500 mi ‘nın altındadır. Ancak oligüri gelişmeyebilir.
Akut böbrek yetmezliğinin klinik özelliklerine ve belirtilerine geçmeden Önce, hastalığı yaratan etkenlerden söz edeceğiz.

Beyinin yapısı

Beyinin yapısı

Günümüzde ilerlemiş görüntüleme teknikleri, hayvan araştırmaları ve fizyolojik çalışmalarla, bilim adamları sadece hastalıkları değil aynı zamanda beynimizin nasıl çalıştığı ve yaşlandığını araştırıyorlar. Ayrıca beynimizi nasıl sağlıklı ve zinde tutabileceğimiz konusunda da önerilerde bulunuyorlar.

Yaş ilerledikçe Neler kaybediyoruz?


Yaşımız ilerledikçe meydana gelen hafıza kayıpları, sisteminin dolmaya başlaması tarzında izah ediliyordu. Bugün aynı zamanda hafıza kapasitemizin ancak bir bölümünü kullandığımızı, eğitimle bu kapasiteyi arttırabileceğimizi, kayıpları yine eğitimle ve tekrar ile azaltabileceğimizi ve yavaşlatabileceğimizi biliyoruz. Buna rağmen yaşlanmayla sinir sistemimiz, önceki yıllara nazaran biraz daha yavaş ve biraz daha dalgalı çalışmaya başlıyor. Ancak isimleri hatırlayamama, beyninizin zengin, sağlıklı bir iletişim ağına sahip olduğunun da bir göstergesi olabilir.

Böbrek Görevleri, Böbrekler Vücutta Hangi Görevi Görür

Böbrek Görevleri, Böbrekler Vücutta Hangi Görevi Görür

Yediklerimiz, içtiklerimiz faydalı besinlerin yanı sıra bazı yan maddeler de içerir ki, bunları vücuttan atmamız gerekir. bunları da sıvı olarak, yani idrarla atarız. Yani böbrek, halk arasında da söylendiği üzere vücudun zehirli maddelerini süzen organdır ama görevleri bununla sınırlı değildir.

19 Mart 2011 Cumartesi

En çok görülen kanser türü

Guatr ve Tiroid Kanseri Derneği Başkanı ve nükleer tıp uzmanı Prof. Dr. Cumali Aktolun, nükleer kazalardan sonra ortaya çıkan en yaygın, en sık kanser türünün tiroid kanseri olduğunu bildirdi.
Prof. Dr. Aktolon, Japonya'da bugün itibariyle toplam 4 nükleer reaktördeki hasar nedeniyle radyasyon sızıntısı saptandığını ve bu radyasyon sızıntılarından birinin de Tokyo yakınında olduğunu söyledi. Dünyada bugüne kadar toplam 99 nükleer kazanın kayda geçtiğini ifade eden Aktolun, 99 kazanın 57'sinin 1986'daki Çernobil olayı sonrasında meydana geldiğini ve bunların çoğunun ABD'de olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Aktolun, nükleer kazaların çoğunluğunun insan hatası ile oluştuğunu dile getirerek, doğal felaket sonrasında reaktör hasarlarının pek yaygın görülmediğini, bu açıdan Japonya'da yaşanan reaktör patlamaları ve sızıntısının nadir olduğunu kaydetti. Nükleer kazalar sonucu etrafa saçılan radyoaktif elementlerin iki tür radyasyon yaydığını vurgulayan Aktolun, şöyle devam etti:
“Birincisi parçacık radyasyonudur. Cildimize bulaşırsa zarar verir. Nefesimizle, su ve gıda ile vücudumuza girer, kanser yapıcı etkisi yüksektir. Etkileri daha ziyade uzun süre sonra ortaya çıkar. Yarı ömrü onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca yıl olan radyoaktif elementler açığa çıkabilir. Patlamadan sonra uzakta bulunan insanlar bile bu radyasyondan etkilenir. İkincisi iyonizan yani delici radyasyondur. Vücuda girer, diğer taraftan çıkar, bu arada vücuda bir miktar radyasyon enerjisi bırakır. Kanser yapıcı etkisi vardır ama daha ziyade kısa vadeli akut etkilerden sorumludur.”
Japonya'nın tecrübeleri

Biyofizik / Physics Of Proteins

Biyofizik / Physics Of Proteins These sets of lectures notes on the Physics of Proteins by Hans Frauenfelder, written while Hans was a Professor at the University of Illinois at Urbana/Champaign, will soon be published by Springer Verlag, under the Editorship of Dr. Shirley Chan and Professor Robert Austin (Princeton University), and typeset by Winnie Chan of the University of Illinois at Urbana/Champaign. We invite the reader to send us their comments/corrections/additions!
In the next 6 months (July 2003- January 2004) we will be reorganizing the notes, grouping the chapters more logically and making some updates.
Hopefully, the flavor and style of Hans will remain intact.


PAH Ne Sıklıkta Görülür?

PAH Ne Sıklıkta Görülür?
PAH, milyonda 30-50 olguluk prevalansı ile(1) nadir görülen bir hastalık olmakla birlikte, belirli risk gruplarında PAH prevalansı belirgin olarak daha yüksektir. Örneğin, prevalansın HIV ile infekte hastalarda %0.5,(2) orak hücre hastalığı bulunan hastalarda %20-40(3) oranlarında olduğu, sistemik skleroz hastalarında ise %38’e(4) kadar yükseldiği bildirilmiştir.

PAH Tanısı Nasıl Konulur ?

PAH Tanısı Nasıl Konulur ?
PAH’un erken semptomları (dispne, baş dönmesi ve yorgunluk gibi) genellikle hafiftir ve diğer birçok durumda da görülür. Dinlenme halinde genellikle herhangi bir belirtiye rastlanmaz ve hastalığın açık bulguları görülmez. Sonuç olarak tanı konması aylarca hatta yıllarca gecikebilir ve bunun anlamı da PAH’un göreceli olarak ileri evrelere ulaşana kadar teşhis edilememesidir.(1) PAH tanısı çoğunlukla diğer hastalıklar araştırıldıktan ve dışlandıktan sonra konmaktadır.
Semptomların non-spesifik yapısı nedeniyle tanı sadece semptomlara dayanarak konulamaz. İlk tanının konulabilmesi, tanının pulmoner hipertansiyon klinik sınıfına göre ayrıntılandırılması ve ayrıca fonksiyonel ve hemodinamik bozulmanın derecesinin ortaya konulabilmesi (Şekil 2) için bir dizi araştırma yapılması gereklidir. Sonuç olarak dört aşamalı bir yaklaşımın izlenmesi yararlı olabilir:
1.
Pulmoner hipertansiyona ilişkin klinik şüphe

  • Belirgin bir kalp ya da akciğer hastalığı bulgularının eşlik etmediği dispne
  • İlişkili hastalıkları bulunan hastaların taranması (Bağ Dokusu Hastalığı, Konjenital Kalp Hastalığı, HIV, Orak Hücre Hastalığı)
  • Başka klinik nedenlerle yapılan muayenede rastlantısal bulgular 
2.
Pulmoner hipertansiyonun saptanması

  • EKG
  • Göğüs radyografisi; kardiyomegali ve pulmoner arter genişlemesi bulguları görülebilir (Şekil 3)
  • Doppler ekokardiyografi (Şekil 2)
3.
Pulmoner Hipertansiyonun diğer nedenlerinin tanımlanması

  • Solunum fonksiyon testleri (PFT) ve arteriyel kan gazları
  • Ventilasyon ve perfüzyon akciğer sintigrafisi
  • Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (HRCT)
  • Pulmoner anjiyografi
4.
PAH değerlendirmesi ve sınıflandırması (tip, fonksiyonel kapasite, hemodinami)

  • Kan testleri ve immunoloji, HIV testi, abdominal ultrason taraması
  • 6 dakika yürüme testi (6-Dk YT) ve pik VO2
  • Sağ kalp kateterizasyonu ve vazoreaktivite testi

Şekil 2.

Anjina Pektoris Nedir

Anjina Pektoris Nedir

Anjina Pektoris; myokardial 02 ihtiyacı, sağlanandan fazla olduğunda, myokardial iskemiye bağlı olarak gelişen göğüste rahatsızlık hissidir.

Boyuna, çeneye omuzlara ve kollara yayılan retrostemal ağrı, ağırlık veya basınç hissi anjina pektorisin tipik ortaya çıkış şeklidir. Ağrının karakteri önemlidir. Ağrı genelde eforla meydana gelen, dinlenince kaybolan, substernal yerleşen, birkaç dakika süren, ve hastada korku ile seyreden bir göğüs ağrısıdır. Zihinsel efor da taşikardi sonucu anjinapektorise neden olabilir. Hikaye iyi alınırsa %80 doğru tanı konur.

Presipite eden faktörler; egzersiz, heyecan, soğuğa maruz kalma, fazla yemek, ateş, tirotoxikoz veya taşikardi gibi myokardiyal 02 ihtiyacını arttıran yada karbon monoksite maruz kalmak , yüksek rakımlı yere gitmek veya anemi gibi myokarda 02 sağlamasını azaltan faktörler sayılabilir.
Dispne. bulantı ve kusma, terleme ve bazen de çarpıntı veya baş dönmesi sıklıkla anjinaya sıklıkla eşlik eder.

inisial anjinapektoris 40 yaşlarında bir kişinin ilk defa anjina pektoris ağrılarıyla gelmesidir. Bunların %30'unda ileride MI görülür. Diğer bir önemli nokta da stabil anjina pektorisin unstabil anjina pektorise dönmesidir. Tipik anjina pektoris tarif eden ancak bu belirli bir eforla olan kişide (örneğin 10 basamak merdive çıkınca) stabil anjina pektoris vardır. Kişi bunun ne zaman olduğunu bilir. Tahmin edilemeyenler unstabildir. Yani hasta eforla ağrı olacağını bilemez. Kişinin yapabildiği efor gittikçe azalır. Bu hastalığın ilerlediğini gösterir. Varyant anjina pektoris unstabilin bir tipidir. Bunda ağrı istirahat halinde gelir ve çok şiddetlidir, MI sanılır.

EKG'de ST yükselmesi yapar, oysa diğer anjina pektorisler ST çökmesi yapar. Varyant anjina pektoriste arterial spazm vardır. Bu spazm hiç aterosklerotik olmayan bir arterde de olabilir ve tıkanmaya yakın daralma yapar.

Koroner kalp hastalığı tanısında hikaye önde gelir. Kliniğin ortaya çıkması için %50'nin üstünde darlık olması gerekir. Normal yaşamda anjina pektoris olmaması hastalık olmadığı anlamına gelmez, %60'a kadar olan darlık ancak efor yapınca bulgu verir.

Poudre De Dover - Thomas Dover

Poudre De Dover

Thomas Dover 1660 - 1742


TEDAVİ KONUSUNDA hâlâ önemli bir yer işgal eden Poudre de Dover, sedativ ve uyuşturucu bir maddedir. Opium ve ipekaku-anayı % 10 oranında içeren bir laktoz karışımıdır. İkiyüzelli yıldan beri tababette kullanılan bu maddenin bulunuşu romantik bir hikaye ile ilgili*dir. Bu ilaç, ara sıra İspanya donanmasında korsanlık yapmış olan ve ta*babet tarihinin enteresan bir şahsiyeti sayılan Kaptan Thomas Dover'in bir keşfidir. Dover takriben 1660 yıllarında Warwickshire'da dünyaya gelmiştir. Öğrenimine Cambridge'de başlayan Dover burayı bitirdikten sonra Londra'da ünlü Dr. Thomas Sydenham'ın öğrencisi oldu. Bu sıra*da Dover çiçek hastalığına tutuldu. Dover bu hastalığım gayet nükteli bir lisanla tasvir etmektedir: "Başlangıçta 22 onz kadar kan kaybettim. Bun*dan sonra bana bir kusturucu ilaç içirdiler. Fakat benim kanaatime göre bir müshilin çok daha iyi sonuç verebileceğini söyleyebilirim. Bu yüzden uygulanan tedaviden çok fena bir duruma düştüm, gittikçe fenalaştım ve kalkamaz oldum. Hocam odamda hiçbir zaman ateş yakılmasına izin ver*miyordu. Pencereler hep ardına kadar açıktı. Hatta yorganımın bile be*limden yukarı çıkmasına izin yoktu. Fakat burada en çok memnun oldu*ğum şey, günde 20 litre kadar bira içmeye mecbur tutulmamdı."

Heberden Nodülleri - William Heberden

Heberden Nodülleri

William Heberden 1710 - 1801


HEBERDEN KEŞFETMİŞ olduğu heberden nodülü şu şekilde tarif et*miş bulunmaktadır: Digitorum Nodi. Acaba eklem civarında ve genellikle parmaklarda oluşan bu küçük ve sert nodüller nedir? Bunla*rın gutla hiçbir alakası oktur. Hemen her zaman ömür boyunca devam ederler. Üzerlerine basıldığı zaman ağırlıdırlar ve bu yüzden parmak hareketlerine kısmen engel olurlar. Heberden'in bu buluşu diğer çalış*maları, mesela su çiçeği ve çiçek konularındaki araştırmalarına naza*ran çok daha önemli addedilir.

Heberden 1710 yılında Londra'da dünyaya gelmiştir. Öğrenimini Cambridge'de yapmış ve klasiklerle de yakından ilgilenmiştir. Hekim olduktan sonra mezun olduğu bu üniversitede 10 yıl çalışmıştır. En ün*lü eseri "Materia Medica" adlı eseridir. Çok enteresan konular içer*mektedir. 1748 yılında Londra'ya gelen bu bilgin, hekimler kolejinin bir üyesi olmuş ve devlet merkezinde tababet icra etmeye başlamıştır. Geniş deneyim ve bilgisi, derin kültürü sayesinde kısa zamanda ün sa*hibi olmuştur. 50 yıl çalışmış olduğu Londra'da bu ün gelmiş geçmiş bütün hekimlerle kabili kıyas olmayacak bir dereceyi bulmuştur.

Heberden etrafına çok güven veren bir kişiliğe sahipti. Zamanın en değerli hekimlerinden biri olan Dr. Samuel Johnson hastalandığı za*man "Bana zamanın en büyük hekimi olan Heberden'i çağırın" demiş*tir. Heberden oldukça uzun zaman yaşamıştır. 1801 senesinde öldüğü zaman 91 yaşında bulunuyordu. Ölümünü takip eden yıl, yine kendisi gibi yetenekli bir hekim olan William Heberden babasının Latince ya*zılmış olan eserlerini toplayarak "Hastalıkların Tedavi ve Tarihi" adı ile ve yanında İngilizce tercümesini de vererek yayınlamıştır. Bu eser*de 50 yıllık pratik bir tababetin notları mevcutlu. Bu eser klinik taba*betin en büyük kitaplarından sayılmakla ve sadece Hipokrat'ın afo*rizmleri ile mukayese edilmekledir.

Pott Hastalığı ve Pott Tümörü

Pott Hastalığı ve Pott Tümörü

Percival Pott 1714 – 1788


PERCİVAL POTT, 1714 yılında Londra'da dünyaya gelmiştir. Ya*zar olan babası, Percival henüz 3 yaşında iken ölmüş ve karısına cüzi bir para bırakabilmiştir. Bununla beraber Percival bazı zengin akra*baları sayesinde okuma fırsatını bulmuş ve 1729'da St. Bartholomew Hastanesi'ne cerrahi asistanı olarak girmiştir. Kısa zamanda ün sahibi olan Pott, henüz tahsilini tamamlamadan az çok bir refaha kavuşmuş ve annesi ile beraber yaşamaya başlamıştır. 1736 yılında Cerrahlar Derne-ği'nden (büyük diploma) almıştır. O zaman için bu diploma çok değerli bir ehliyet belgesi addedilmekteydi. Bu diploma verilmeden önce aday*lar çok sıkı bir sınava tabi tutulurlardı. Percival bir süre ortadan kaybola*rak bu sınav işini atlattı. Bununla beraber ün sahibi bir hekim olması ve yeteneğinin

Burun ve Paranazal Sinüslerin Embriyolojisi ve Histolojisi

Embriyonun sefalik ucunda meydana gelen çukurluk, 5 tomurcuk ile çevrilmiştir. Bunlardan birincisi tek olup alın tomurcuğu adını alır. Diğerinin ilk iki çifti üst çeneyi, son iki çiftide alt çeneyi meydana getirir. Alın tomurcuğunun alt yüzünde ektodermik değişim sonucu olfaktif plakodlar belirir ki bu burun boşluğunun duyu mukozasının ilk taslağıdır. İntrauterin hayatın 5. haftasında alın tomurcuğundan, orta hattın her iki yanında bir iç birde dış olmak üzere iki burun tomurcuğu teşekkül eder ve burunun bütün yapıları, bu çift ikincil tomurcuktan meydana gelir.

BURUN VE PARANAZAL SİNÜSLERİN HİSTOLOJİSİ
Burun boşluğu ve paranazal sinüslerin histolojisi birbirine benzemesine rağmen aralarında belirgin farklılıklar vardır.
Burun boşluğu ve sinüsler silendrik titrek tüylü epitel (psödostratıfiye kolumnar epitel) ile örtülüdür .

(Burun ve paranazal sinüslerin mukozası, geniz (rinofarinks , epifarinks) denen kısmı da örter. Eustachi borusunun orta kulağa giriş ağzına kadar ilerler.
Orta kulakta kübik epitele dönüşür.
Orofarinks de yassı epitele değişir.
Larinks silindirik tüylü epitel ile örtülüdür. Yalnız ses telleri (cord vocallerde) yassı epitel görülür.)

Hitit Döneminde Tıp

Hitit Döneminde Tıp
Hititler savaşçı ve asker bir toplum olarak biliniyor. Bundan dolayı birçok cerrahi uygulamanın yapılmış olması beklenirken eldeki bulgular büyü ve dinsel ağırlıklı tedavilerle, bitkisel tedavilerin daha çok yapıldığını gösteriyor. Hititlerde tanrılar, toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi, hastalık konusuyla da yakından ilgiliydi. Hastalıkların genelde tanrısal cezalandırılmayla ortaya çıktığına inanıldığından, bundan kurtulmanın tek çaresi, tanrılara gerekli özeni göstermek ve belirli törenlerle gerekli kurbanları sunmaktı. Hitit döneminde, Mezopotamya ve Mısır’da tıp çok ileriydi. Hititler de tıp bilgilerini Mezopotamyalılar ve Anadolu’nun yerli halklarından aldı. Eldeki tabletlerden doktorlara ilişkin ayrıntılı bilgilere de ulaşılmıştır. Tahminlere göre doktorluk, büyücülük ve kâtiplik iç içeydi. Ayrıca doktorların arasında bir hiyerarşi de vardı. Tabletlerden yalnızca erkek doktorların değil kadın doktorların da olduğu anlaşıldı. Bununla birlikte kadın doktorların tıbbî girişimlerden çok büyü işlemleri uyguladığı sanılıyor. Ayrıca Hitit yasalarında doktor ücretleriyle ilgili bilgiler de var. Örneğin, yaralanmış hastayı tedavi eden doktora 6 “şekel” gümüş verileceği tabletlerde yazılı. Bulunan tıbbî kil tabletlerde kırka yakın hastalığın adı da geçiyor. Bunlar, belirtilerine göre adlandırılarak göz kanaması, göz bulutu (katarakt), gözde kızarıklık ve gözlerin yaşarması biçiminde ayrılmış.

Anadolu’nun günümüzdeki bitki çeşitliliği eskiden de vardı. Hititler de bu zengin bitki topluluğundan tedavi amaçlı yararlandılar. En çok kullandık-ları bitkilerden bazıları adamotu, banotu, haşhaş, mazı, mersin, meyan kökü, safran ve zeytindi. İlaç yapımı için kullanılacak hammadde miktarı biraz, çok ya da yarım gibi ölçülerle anlatılır, alınacağı zaman da gece ya da gündüz biçiminde belirtilirdi. Bitkilerin kullanılışı, kimyasal yapılarından çok, yapılarında var olduğuna inanılan sihirsel güçten kaynaklanıyordu. Kullandıkları ilaç reçetelerinin bir bölümünün Mezopotamya tıbbından alınmış olduğu tahmin ediliyor. Maden ve hayvan kökenli ilaçlarsa

Farmakoloji Nedir? Farmakoloji Ders Notları

Farmakoloji Nedir? Farmakoloji Ders Notları

Farmakoloji ilaç bilimidir. İlaçların biyolojik sistemlerle etkileşmesini, böylece hastalıkların teşhisi, tedavisi, profilaksisi (önlenmesi) için gereken en uygun ilacı saptayarak elde ediliş yerleri, elde edilme şekilleri, vücutta yaptıkları etkiler, vücuttan atılmaları, yan etkileri ve zehirlenme durumları birbirinden farklıdır.

Farmakoloji birçok alt dala ayrılır.

Farmakodinami

Farmakodinamide ilaçların insan vücudunda yaptığı fizyolojik olaylar üzerinde etkilerini, mekanizmalarını ve bunun temel ilkelerini inceler. Yani ilaçların insan vücuduna ne yaptığını inceler.

Kemoterapi

İnsan vücudunda bulunan bakteri ve diğer mikroorganizmaların, çeşitli parazitlerin yaptığı hastalıkların tedavisini inceler. Yani vücuda yerleşen yabancı bir konuğa karşı ilaçların ne yaptığını inceler.

Toksikoloji

Zehir bilimidir. İlaçların ve ziraatte kullanılan kimyasal maddelerin toksit etkilerini inceler. Bütün ilaçlar alışık olduğu dozdan fazla miktarda alındığı zaman vücut için toksit etki gösterebilirler. Hatta bazen normal dozlarda kullanıldığı zaman bile bir takım toksit etkiler oluşturabilirler. Bu etkilere ilaçların yan etkisi adı verilir. (Farmakoloji dersi)

Biyofarmajotik

İlaç Tedavisi ve Bitkisel İlaç Tedavisi

İlaç Tedavisi ve Bitkisel İlaç Tedavisi

İlaçlar hastalıkların tanısı, tedavisi profilaksisi ve diğer tıbbi araçlar için kullanılır. Tedavi hastalıkların iyileşmesi, ilaçların kullanılma amaçlarının en önemlisidir.

Eğer bir hastaya yapılan tedavi hastalığın bütün nedenini, belirtilerini tamamen ortadan kaldıracak şekilde yapılıyorsa bu tür tedaviye radikal tedavi adı verilir.

Eğer hastalığın nedeni ortadan kaldırmayıp patolojik olayı ve hastalığı kısmen etkileyerek yani hastalığın gelişmesini yavaşlatarak sadece semptomlarını ortadan kaldırıyorsa palyatif tedavi adı verilir.

Hastalık tedavi edilirken sebebin ve hastalığın ne olduğunu bilmeden ilaçların hastalıktaki rolünü ve etki şeklini bilmeden, sadece gözlemlere dayanarak yapılan tedavi şekline ise ampirik tedavi denir. (İlaçla Tedavi)

İlaçların Vücuttaki Etkileri

İlaçların Vücuttaki Etkileri

İlaçlar vücut fonksiyonları veya zihinsel fonksiyonlar üzerinde etki oluştururlar.

İnsan vücudunda üretilen veya dışarıdan alınması gereken ve eksikliği sonucunda hastalık oluşturan aktif maddeleri yerine koyarlar.

Vücuda girerek hastalık oluşturan patolojik mikrop, parazit veya bazı zararlı maddeleri dışarıya atar veya yok edilmelerini sağlar.

İlaç Etkileri

İyi bir ilaçta bulunması gereken özellikler

İlaçların kullanılması gereken amaç ve ilgili hücre ve yapılara ve buradaki biyolojik olaylara etkili olması, buna karşılık diğer dolum ve organlarda etkili göstermemesi gerekir. Selectivite (seçicilik) adı verilir. Fakat bu özellik ilaçlarda tam olarak bulunmaz, göreceli olarak bulunur. Örneğin; digital glikozidler sadece kalp kasına etki gösteren maddelerdir.

İlaç etkisinin geçici olması gerekir. Yani ilaçların etikisinin kısa bir süre içinde ortadan kalkması gereklidir. Vücutta kalıcı etkiler zehirlerin bir özelliğidir. İlacın etkisi doza bağlı olmalıdır.

İlaçların adları

İlaçlar 3 şekilde adlandırılır. Bunlar;

Genel adlar, Ticari Adlar ve Kimyasal Adlardır.

Genel ad; ilaçlarla ilgili eğitimde, bilimsel çalışmalarda, ülke ve uluslar arası düzeyde iletişim kolaylaştırılması ve standartlaştırılması amacıyla kullanılır. Bu çalışmalar WHO tarafından yönetilmektedir.

Örneğin; Aspirin

İlaçların Sıvı Farmasötik Şekiller ve Farmasötik Ürünler

İlaçların Sıvı Farmasötik Şekiller ve Farmasötik Ürünler

Solüsyon Nedir; etken maddenin su veya diğer bir çözücüde çözünmesiyle elde edilir.

Enjeksiyonluk Solüsyon; vücuda enjekte edilmeye özgü steril solüsyonlardır. Bunlar yağlı veya sulu solüsyon şeklindedir. Yağlı solüsyon intravenöz ve intradermal olarak kullanılmazlar. Solüsyon halinde çabuk bozulan ilaçlar çözücü ve etken maddeleri ayrı olarak hazırlanırlar. Kullanılacakları zaman steril çözücü ile etken madde karıştırılır.

Emülsiyon Süspansiyon Nedir; bunlar birbiri içerisinde erimeyen 2 fazlı sistemlerdir. Emülsiyonda her 2 faz sıvıdır, süspansiyonda ise fazlardan biri sıvı diğeri katıdır. Süspansiyon katı ilaçların bir sıvı içerisinde küçük partiküller halinde dağılması suretiyle elde edilir. Ve bunlar bir süre bekleyince katı maddeler dibe çöker. Bu nedenle kullanılmadan önce iyice karıştırılmalıdırlar. Emülsiyon ise bir sıvı maddenin diğer sıvı içinde damlacıklar halinde dağılmasıdır. (farmasötik mikrobiyoloji)

Ağızdan Alınan Farmasötik Şekiller ve Farmasötik Kimya

Ağızdan Alınan Farmasötik Şekiller ve Farmasötik Kimya

Tablet (Komprime Nedir); Toz halindeki etken maddelerin çeşitli bağlayıcı maddelerle karıştırılarak özel makinalarda sıkıştırılmasıyla elde edilir. Değişik şekillerde olabilir. Bu tür farmasötik şekiller sindirim kanalında su alıp şişerek dağılırlar. Bazıları ise doğrudan ağızda çiğneme tableti şeklinde kullanılırken bazıları da suda köpüren şekilde olabilir.

Draje Nedir; Tabletlerin şeker, çikolata gibi tatlandırıcı maddeler ile kaplanmasıyla elde edilir. Böylece alınmaları daha kolaylaştırıcı olur.

Pilul (Farmasötik İlaç); Toz halindeki aktif etken maddelerin bağlayıcı maddeler ile karıştırılarak küçük kürecikler haline gelmesiyle elde edilir.

Kapsül Nedir; lezzet ve koku bakımından hoş olmayan sıvı veya katı etken maddelerin alınmasını sağlamak amacıyla bunların silindir veya zeytin şeklinde jelatin muhafaza ile kaplanması sonucu elde edilir.

Kaşe nedir; lezzet ve kokusu hoşa gitmeyen etken maddelerin nişastadan yapılan yassı silindirik muhafazalar içine alınmasıyla elde edilir.

Toz; sentetik veya doğal kaynaklı çeşitli ilaçlar toz haline getirilerek kaşık veya diğer ölçeklerle alınır.

Paket; toz halindeki ilaçların bir defalık dozlarını kağıt paketler içerisine konulmasıyla elde edilir. (farmasötik teknoloji)

İlaç Uygulama Yerleri ve İlaç Uygulama Talimatı

İlaç Uygulama Yerleri ve İlaç Uygulama Talimatı

İlaçların belli bir yerde etki yapabilmeleri için o bölgede belirli bir konsantrasyonda bulunması gerekir. Bu konsantrasyona etkin konsantrasyon denir.

MEK; ilaçlar verilirken miktarları ve uygulama yerleri o şekilde seçilmelidir ki aktif madde etki yerine minimum etkin konsantrasyonda ulaşabilsin. İlaçların uygulama yerleri ilaç vermekle elde edilecek amaca göre 2 grupta toplanır.

İlaç Uygulama Yöntemleri

Lokal uygulama yerleri
Sistemik uygulama yerleri

Lokal uygulama yerleri; ilaçlar lokal olarak; cilt üzerine, cilt içine, konjünktivaya, intranazal, intrakardiyak, intrauterin, intravajinal, intraplevral, intraperitonal, rektal ve kolon içine, ağız içi uygulanır.

İlaç Uygulama Yolları

Cilt içine uygulama; bazı test serumları, bakteriyolojik test serumları bu şekilde cilt içine verilerek uygulanır. Bu tür uygulamada solüsyonun miktarı 0,1 ml’den fazla olmamalıdır.

İlaçların Vücuttaki Akibeti

İlaçların Vücuttaki Akibeti

İlaçlar vücuda uygulandıkları yerden emilir ve dolaşıma katılır. Dolaşım sistemiyle etki edeceği yere ulaşır ve etkisini gösterir. Vücutta bazı ilaçlar kimyasal değişikliğe uğrar ve sonunda vücuttan atılırlar.

Bütün bu olaylar değişik faktörlerin etkisi altında kalır. Buna bağlı olarak ilacın etki şekli de değişebilir.

İlaçlar bu etkileşimler yanında bazı normal vücut olaylarını da değiştirebilir. İlaçlar uygulandıktan sonra vücutta dağılırlar, metabolize olurlar ve dışarı atılırlar. İlaç uygulandığında emilir, dağılır, mobilize olur ve vücuttan uzaklaştırılır.

Emilim (Absorpsiyon)

İlacın emilimi uygulandığı bölgede kan veya lenf dolaşımına geçmesidir. İlacın lokal etki etmesi istenildiğinde emilimi istenmez. Sistemik etki istenildiğinde emilim ne kadar çabuk olursa ilacın etkisi o kadar çabuk başlar.

İlaçların emilimlerini etkileyen bazı faktörler vardır. Bunlar emilim hızını etkileyen faktörler olarak isimlendirilir. Bu faktörler;

İlacın veriliş yolu, ilacın özellikleri ve emilim yüzeyinin genişliği ve daralmasıdır.

Khat Nedir - Khat Tedavisi

Uyuşturucu Çeşitleri, Uyuşturucu Bilgi

Khat Nedir

Yemen ve Doğu Afrika'nın yüksek bölgelerinde yetiştirilen "catha odulis" bitkisine "khat" adı verilmiştir. Bu bitki ayrıca Arap ülkelerinde, Arap Yarımadasının bir bölümünde, Habeşistan, Somali, Kenya ve Madagaskar'da yetişir.

Bu bitkinin uç kısmındaki körpe yaprakları çiğneyerek kullanılır. Taze yaprak halindeki khatın etken maddesi "Katinon" adı verilen bir birleşiktir. Katinon amfetamin benzeri etkiler oluşturur. Khatın kullanımı ülkemiz için yaygın değildir ve bir sorun oluşturmaz.

Belirtileri

18 Mart 2011 Cuma

Yaşa Bağlı Olarak Meydana Gelen Yüzdeki Değişikliklerin Adli Tıptaki Yeri

Yaşa Bağlı Olarak Meydana Gelen Yüzdeki Değişikliklerin
Adli Tıptaki Yeri


Changes in Human Face Due to Aging in Forensic Medicine
Dr. Vugar K. Hüseynov*
Dr. Bahadur E. Abbasov**

Adli Bilimler Dergisi
ÖZET
İnsanın kronolojik yaşı dış görünüş yaşı ile her zaman tam bir benzerlik göstermez. Doğduğu günden itibaren yaşlanması genetik özelliklerle olduğu gibi çevresel etkilerle de ilgilidir. Bu etkenler nedeniyle insanın dış görünüşünde özellikle yüzün şekil ve görünümünde oluşan değişikliklere göre kesin yaş tayini yapmak amacıyla farklı alanlarda, farklı yöntemlerle çalışmalar yapılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Adli bilimler, yaşlanma, deri.
SUMMARY
Chronological age of a person is not always same as his outlooking. Beginning from the birth, both genetic and environmental factors effect aging. Different methods in different research areas are being performed to find out the exact age especially from the changings of the morphology of face.
Keywords: Forensic science, aging, skin.

Her yıl dünyada yüz binlerce insanın kayıp olduğu bildirilir. Bunlar çalınmış çocuklar, gençler, kaybolmuş yaşlı vatandaşlar, polisçe aranan kişiler olabilir (1). Modern mahkeme tababeti ve adli-tıp ilminin karşılaştığı önemli meselelerden biri dış görünüş bulgularına göre yaşın tayini problemidir. Şu ana kadar bu konuda bir çok çalışma yapılmış olmasına rağmen konuyu tamamen kapsayan bir çalışma bulunmamaktadır.

17 Mart 2011 Perşembe

Sigaranın İçinde Bulunan Maddeler, Sigaranın Zararları

Sigaranın İçinde Bulunan Maddeler, Sigaranın Zararları

Sigara ve sigara dumanı çok miktarda ve değişik özel*likte zararlı madde içermektedir. Yapılan araştırmalar siga*ra dumanında 4000'den fazla zararlı madde bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu maddelerin büyük bir kısmı kanser yapıcı özelliktedir.

Sigara dumanı tütün bitkisi yapraklarının tam yanmaması sonucu oluşur. Sigara dumanının içerdiği maddeler gaz veya tanecik halinde bulunmaktadır. Sigaranın ağız kısmında içe çekilme sırasında oluşan duman "Ana Du*man" olarak tanımlanır. Yanan sigaranın ucundan ve ağız kısmından kendiliğinden çıkan duman ise "Yan Duman" olarak tanımlanmaktadır.

Sigaranın Yaptığı Hastalıklar, Sigara Hastalıkları

Sigaranın Yaptığı Hastalıklar, Sigara Hastalıkları

Sigaranın yanmasıyla ortaya çıkan zararlı maddelerin sayısı 4.000'in üstündedir. Bir tek sigaranın yanmasıyla 5 milyon partikül ortaya çıkar. Zehirli maddeler, tütün bitki*sinin yetiştiği topraktan, tarımda kullanılan koruyucu ilaç*lardan, bitkinin yapraklarından ve sigaranın kağıdından kaynaklanır. Bunları şöyle sınıflandırabiliriz:

A- Kanser Yapanlar:

En önemlileri, aromatik hidrokarbonlar, nitrosamin ve radyoaktif maddeler olup bunlar iki grupta toplanırlar: a- Kanseri başlatanlar b- Kanseri hızlandıranlar

B- Damar Sisteminin Erkenden Tıkanmasına Sebep Olanlar: Örnek: Nikotin

C- Solunum Sistemini Tahriş Eden Maddeler: Formaldehit ve Katran, Amonyak gibi.

D- Oksijen Taşınmasını Engelleyen Gazlar: Sigara dumanında bulunan karbonmonoksit gazı.

Tütün yaprağı, ciklet, enfiye, pipo, puro, nargile ve si*gara şeklinde kullanılmaktadır.

Sigara Nasıl Bırakılır, Sigara Bırakma Yolları

Sigara Nasıl Bırakılır, Sigara Bırakma Yolları

Gerçekten de sigarayı bırakmak her zaman sanıldığı kadar kolay olmaz. Ama dünya üzerinde her gün sigaraya yeni başlayanlar kadar bırakan kişilerin de olduğunu bilmek insanı rahatlatıyor. Güvenilir istatistiklere sahip olmalarından dolayı Amerika'ya baktığımızda sadece son 25 yıl içinde 50 milyon kişinin sigarayı bıraktığını görmekteyiz. Yani aşağı yukarı ülkemizin nüfusuna yakın bir sayı. Bizim ülkemizde ise kesin bir rakam verememekle birlikte herhalde aynı zaman diliminde sigara içenlerin korkunç derecede arttığı bir gerçek. Yıllardan beri girmek için uğraştığımız Avrupa Birliği'nde (Yunanistan'la Portekiz'i saymazsak) sigara içme oranı giderek düşmekte. Neden onların bıraktığı, günlük hayatta halka açık yerlerde içimini yasakladığı, kesinkes zararlı olduğu ve içerdiği nikotin nedeniyle aynı esrar veya alkol gibi bağımlılık yaptığı bilinen sigarayı biz içelim? Yurtdışına gidenler bilirler, buralarda sigara içenlere ikinci sınıf insan muamelesi yapılır. Bunlar bahçede, apartman boşluklarında, kapı kenarlarında sigara içerler. Lokantalarda istedikleri yerlere oturamazlar, sigara içilmeyecek bir yerde içtiklerinde para cezası öderler. Artık bir yıldır sigaranın yasaklanması ile ilgili kanun ülkemizde de çıkmış olmasına rağmen insanların duyarsızlıkları sonucu maalesef tam olarak uygulanamamaktadır. Bugün Avrupa ülkelerinde yaşayan çeşitli milletlerden insanlar arasında Türklerin özel bir yeri vardır. Öğrenci, işçi ya da göçmen olarak gittikleri ülkelerde genellikle en çok sigara içen kişiler ne yazık ki bizden çıkmaktadır. Önceden yüzyıllarca söylenen "Türk gibi kuvvetli" sözü ne yazık ki bugün, çok sigara içenlere alayla söylenen "Türk gibi sigara içme"ye dönmüştür, ülkemizi ileriye götürecek olan siz modern Türkiye Cumhuriyeti gençliğinin, böyle gereksiz ve zararlı bir alışkanlığa dur demesinin zamanı gelmiştir. Böylelikle yalnız siz daha sağlıklı olmayacaksınız, ülkemizin genel imajı da düzelecektir.

Biotin Nedir, Biotin Vitamini Nerede Bulunur

Pantotenik asit

Vücutta yardımcı enzim görevi vardır. Karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında gereklidir. Bütün yiyeceklerde bulunur. Eksikliğine pek rastlanmaz.

Biotin Nedir, Biotin Vitamini Nerede Bulunur

B grubu vitaminlerindendir. Eksikliği pek görülmez. Çiğ yumurta beyazındaki bir madde tarafından (avidin tarafından) etkisizleştirilir.
Biotin İçeren Besinler; Mayalı ekmek biotin yönünden zengindir. Bu açıdan mayalanmış yiyecekler ve boza gibi içeceklerde de bol olarak bulunur.

Kolin Nedir, Kolin Maddesi

Yağların taşınması ve metabolizması için gereklidir. İnsanlarda eksikliği pek görülmez. Fosfor kapsayan yağlı (fosfolipit bulunan) yumurta sarısı, süt, organ etleri gibi yiyeceklerde çoktur. Kurubaklagillerde ve tahıllarda vardır.

Mikrobiyoloji Nedir, Mikrobiyoloji Notları

Mikrobiyoloji Nedir, Mikrobiyoloji Notları

Mikroorganizma Nedir, Mikroorganizmaların Sınıflandırılması

Mikroorganizma Çeşitleri; (tek hücreli canlılar) önceleri, hayvanlardan ve bitkilerden ayır*mak için ayrı bir grupta (protista) toplanılmıştır. Daha sonra yüksek protistalar (yeşil algler, protozoonlar, maya mantarlar, klorofitler, pirofitler ve öglonofitler) ve basit protistalar (bakteriler ile mavi-yeşil algler) olarak tasnif edilmiştir.


Mikrorganizmaları bir başka temel sınıflandırma kriteride, hücre çekirdek yapısına göre ökaryotikler (protozoonlar, mayalar, mantarlar, algler, bitkiler, hayvanlar) ve prokaryotikler (bakteriler) olarak yapılmıştır. Virüsler bu sınıflandırmalar dışında tutulmuştur.

Virüsler, Virüs Çeşitleri, Virüsler Bakteriler

Virüsler, zorunlu hücreiçi paraziti mikroorganizmalar olduklarından canlı ortam dı*şında üremezler. Bu yüzden viral hastalıkların teşhisinde 20 yüzyılın son yarısında önemli gelişmeler olmuştur. Hayvanlardaki ilk virüs izolasyonu 1898 de üretilen şap virüsüdür. İnsan virüslerinin izolasyonu daha sonraki yıllarda incelenmeye başlanmış ve 1910'da kuduz, çiçek, sarı humma ve poliomiyelit etkenlerinin virüs olduğu biline*biliyordu. 1940 yılma kadar 45 viral hastalık tespit edilebilmişken, 1990'larda 350'den fazla virüs türü izole edilmiş durumdadır. Bu gelişmede virüs üretme ortamları olarak kullanılan, deney hayvanları, embriyolu yumurta ve nihayet doku /hücre kültürü (maymun böbrek hücre kültürü, bebek hamster böbrek hücresi, VERO, HeLa vs) tek*niklerindeki gelişmelerin, elektronmikroskopi tekniklerinin, monoklonal antikor üre*timinin, PCR'm, moleküler genetik metotlarının ve bilgisayar teknolojilerindeki geliş*melerin önemli katkısı bulunmaktadır.

Maya ve Mantarlar

Maya ve Mantarlar

Maya ve mantarların büyük çoğunluğu, doğada saprofit veya komensal olarak toprak, kaya, su, bitki, balık, insekt, besin, hayvan ve hatta insanlarda yaşarlar. 110.000'den fazla mantar türü tespit edilmiştir. Bunlardan çok azı insanlarda ve genellikle deride mikotik (dermatofitler) enfeksiyonlara sebep olurlar. Bilinçsiz antibiyotik kullananlar*da, immün sistemi baskılananlarda, immün yetersizlik olanlarda ve hijyenik kurallara uymayanlarda ağız içinde, protezlerinde ve/veya dudaklarında maya ve mantar enfek*siyonları sık oluşur.

Mikroorganizmaların İsimlendirilmeleri, Mikroorganizma İsimleri

Mikroorganizmaların İsimlendirilmeleri, Mikroorganizma İsimleri

Mikroorganizmalar, Cari von Linne (1753) tarafından kullanılan binominal (çift isim*lendirme) sisteme göre adlandırılmaktadır. Buna göre, mikroorganizmaların adı iki ke*limeden oluşmaktadır. İlki Cins ismini, ikincisi tür ismini göstermektedir. Genellikle latince kökenli isimler verilerek tüm dünyada birörneklilik sağlanmaya çalışılmakta*dır. Canlılar alemi içerisinde hayvanlar alemi içerisinde incelenen mikroorganizmala*rın sistematiğine baktığımızda; soldan sağa Alem Filum, Sınıf, Takım, Familya, Kabile, Cins ve Türleri bulunmaktadır.

Mikroorganizmaların Cins ve Tür İsimlerine Bazı örnekler

Streptococcus mutans, Str. salivarius, Str. sanguis, Str. milleri, Str. viridan, Str. pneumoniae, Str. agalactiae, Str. faecium, Str fecalis
Peptostreptococcus anaerobius, P.asacccarolyticıs, P. indolicus, P. magnus,
Staphyolococcus aureus, Staph. epidermitis, Staph. haemolyticus, Staph. hyicus, Staph. caseolyticus, Staph. saprophyticus

Mikroorganizmaların Hücre Yapıları

Mikroorganizmaların Hücre Yapıları

Ökaryötik Hücre Nedir; Ökaryötik yapılı canlı hücresinin (alg, maya, mantar, protozoon, ve gelişmiş canlılar) temel özelliği, genetik şifreleri taşıyan DNA'nın bir zarla çevrili olan çekirdekte bulun*masıdır.

Prokaryotik Hücre Nedir; Prokaryotik yapıdaki hücrelerde (Bakteriler) ise hücre duvarların kompleks olması ve tek kromozomdan ibaret olan genetik materyalin sitoplazma içerisinde dağınık bir şe*kilde bulunmasıdır.

Bakterilerde Hücre Yapısı

Bakteri hücresi ışık mikrokobu ile incelendiğinde, yuvarlak (kok), basil (çomak, çu*buk), virgül, filament (uzun saç benzeri) gibi morfolojik yapısı ile, kapsül, flagella ve spor gibi yapıları görülebilir. Gram boyama metodu kullanıldığında hücre duvarı yapı*sı hakkında (Gram pozitif veya Gram negatif) bilgi edinilir

Bir bakteri hücresinin ana yapıları merkezden dışa doğru şunlardır:

1- Genetik materyal (kromozom)
2- Sitoplazma
3- Sitoplazmik membran
4- Periplazmik boşluk
5- Hücre duvarı
6- Kapsül (bazılarında)
7- Pilus/fimbria (bazılarında)
8- Flagella (bazılarında)
9- Spor (bazılarında)

Genetik Materyal (Çekirdek, DNA)

Bakteri hücresi elektronmikroskop ile incelendiğinde; genetik materyalin, memeli hücrelerindeki gibi bir zarla çevrilmediği, fibriler yapıda merkezde olmakla beraber si*toplazma içerisinde dağınık bir şekilde olduğu ve mitotik aygıt bulunmadığı görülür. Bakterilerde DNA yapısındaki genetik yapının 1 kromozomlu olduğu kabul edilir. Yak*laşık 1 mcm boyundaki bir bakteri hücresinin kromozomunun boyu 1 mm (1000 mcm) kadardır. Bu da kromozomun sitoplazma içerisinde ancak katlanarak sığabilece*ğini anlatır. Bakteri kromozomunun moleküler ağırlığı, yaklaşık 2-3 X 109 daltondur.

Sitoplazma Nedir ve Sitoplazma İçi Yapılar, Sitoplazma Özellikleri

Bakteri hücresinin iç kısmı sitoplazma sıvısı ile doludur. Sitoplazma, saydam, hafif akış*kan kıvamda ve kolloidal karakterdedir. Sitoplazmada bakteri hücresinin yaşlanmasına bağlı olarak artan ve ozmotik olarak inert nötral polimer yapısında bir kısım granüller bulunabilir. Bakteri hücresi bu granülleri rezerv maddeler olarak kullanır. Bazı bakteri*ler protein ve nükleik asit sentezi sırasında bu granülleri karbon kaynağı olarak kullanır. Bazı bakterilerdeki sülfür granüllerini okside ederek hidrojen sülfür (H2S) oluşturur.

Sitoplazmada mikrokopla görülemeyen ancak ultra santrifüj teknikleri ile ortaya konabilen bazı yapılar bulunur. Bunların en önemlisi ribozomlardır. Ribozomlar, ribo-nükleik asid ile protein moleküllerinin karışımlarından ibaret enzimleri yapan ünite*ler olarak bilinirler. Ribozomlar bakteri hücresi için gereken her türlü protein ve enzi*min sentezlendiği ünitelerdir. Ribozomlar yaklaşık 10-20 nanometre (nm) çapındadırlar. Bir bakteri hücresinde 10000-15000 kadar bulunabilir. Temel olarak ribozomal PNA'yı oluştururlar. Hücre rRNA'sının % 80-90'ı ribozomlarda bulunur. Bakteri ribo-zomları 70 S'lik ribozomal RNA özelliği gösterirken, ökaryotik hücrelerde 80 S'lik ribozomal RNA bulunur.

Bakteri sitoplazmasında sık rastlanan bir yapıda "ekstra kromozomal genetik elementler" olarak tanımlanan plazmidlerdir. Bunlar DNA yapısında olup, bakteri genomundan bağımsız olarak replikasyon (çoğalma) yaparlar. Bir bakteriden diğerine F pilusları va*sıtasıyla aktarılabilen-bulaştırılabilen- plazmidler, toplumda bilinçsiz antibiyotik kullanımı neticesinde artan antibiyotiklere dirençlilikten, enterik bakterilerde enterotoksin sentezinden ve barsaklara tutunma faktörlerinin hücrede sentezinden sorumlu genleri taşımakla sorumludurlar. Bazı bakterilerde bakteri virusları olarak da bilinen bakteriofaj genomlar (DNA veya RNA) da bulunur.

Sitoplazmik Membran Nedir

Hücre zarı, hücre membranı olarak da bilinen bu yapı, fosfolipid ve protein yapısında*dır. Ökaryotların aksine bakteri sitopiazmik membranında sterol bulunmaz. Sito*piazmik membranın başlıca görevleri,
1- Hücreye girecek-hücreden çıkacak maddelerin taşınması ve seçimi,
2- Sitoplazmanm sarılarak kolloidal yapısının korunması,
3- Enzimlerin birçoğunun depolanması,
4- DNA replikasyonu sırasında mezozom oluşturmak,
5- Hücre için gerekli bir çok protein, lipid, enzim vs'nin sentezinde gerekli madde*lerin taşınması, barındırılmasını sağlamak,
6- Hidrolitik enzimlerin periplazmik aralığa salgılanması ve hücre dışındaki besinle*rin parçalanması ve hücre içine alınacak hale getirilmesinde yardımcı olmaktır.

Periplazmik Boşluk

Hücre duvarı ile sitopiazmik membran arasında kalan bu kısım, jelimsi karakterde olup peptidoglikan ile doludur. Periplazmik aralık olarak da tanımlanan bölgede bazı proteinler, enzimler ve oligosakkaridler bulunur. Bunlar jel içerisinde serbestçe diffüze olurlar. Periplazmik proteinler arasında, hücre dışından içeriye alınacak besinleri par*çalayacak enzimler bulunur. Periplazmik oligosakkaridler ise ozmoregulasyonda gö*revlidirler.

Hücre Duvarı Yapısı, Bakteri Hücre Duvarı

Bakteri hücresinin sitopiazmik membranı ile kapsülü arasındaki yapılar (pilus ve flagellalar hariç) hücre duvarını oluştururlar. Hücre duvarının yapısı; Gram negatif ve Gram pozitif bakterilerde birbirinden farklıdır. Bakterilerin Gram negatif veya pozitif olarak sınıflandırılmaları hücre duvarlarındaki yapı farklılarından ötürüdür. Gram po*zitiflerde protein ağırlıklı yapı olduğundan mor, Gram negatiflerde hücre duvarı LP ve LPS ağırlıklı olduğundan pembe boyanırlar. Bu farklılık rutin mikrobiyolojide oldukça pratik bir şekilde bakterilerin tasnifinde işe yarar. Hekimlikte kullanılacak antibi*yotiklerin seçiminde de bu özellik göz önünde tutulur.

16 Mart 2011 Çarşamba

Şizofrenide Bakım Nasıldır?

Şizofreni tedavisinde hem ilaç tedavisi, hem de psikososyal rehabilitasyon gerekir. İlaçlar bazı semptomların kontrol altına alınmasına yarar; bazı durumlarda ise kısa bir süre hastaneye yatış gerekli olabilir. Bazıları yeterince iyileşip normal yaşamlarını sürdürecek hale gelebilirler. Buna karşılık, çoğu hastaların belirtileri sorun yaratmaya devam eder ve bu nedenle uzun bir süre, belki de hayatları boyunca ilaç kullanmaları gerekir.

İlaç tedavileri önemlidir fakat hastalığı tamamiyle iyileştirmezler. Diğer tıbbi rahatsızlıklar gibi şizofreni olan kişilerin de daha sağlıklı olmaları ve daha iyi işlev görebilmeleri için destek ve anlayışa ihtiyaçları vardır. İlaçla hastalık belirtileri kontrol altına alınmış olanların eskiden sahip oldukları becerileri yeniden kazanmak, yeni beceriler geliştirmek ve hastalıkla başa çıkmayı öğrenmek için bireysel ve sosyal programlar yardımcı olabilir. Genellikle, şizofrenisi olan insanların

Şizofrenlere Verilen Hizmetler Nelerdir?

Şizofrenler birkaç hafta, hatta ay hastanede yatırılabilirse de, hastane tedavisinin amacı kişinin, yeniden toplum içine dönebileceği şekilde belirtilerini düzeltmektir. Genellikle, hastaneden çıkan kişiler tam iyileşmemiştir fakat, eğer çıkışlarından sonra destek görürlerse hastalıkları kontrol altına alınabilir. Hastaneden çıkıştaki sağlık durumunu koruyabilmeleri için yetenek ve işlevlerine uygun özel bazı hizmetlere ihtiyaç duyarlar. Birçok farklı araştırma ve raporda, hastane tedavisiyle birlikte yürütülmesi gereken alanlar aşağıda belirtiliştir:

1.Tıbbi Tedavi
Aile hekimi veya pratisyen hekim, psikiyatrist, klinik, hastane, sağlık ocağı tarafından yürütülür. Buraya fiziksel bakım(ağız/göz bakımı) da dahildir.

2.Destekleyici Konutlar
Sorumluluk yükleri kaldırılmış veya azaltılmış barınma yerleridir; ev-içi programların yürütüldüğü grup evleri; denetim ve destekli yurtlar; "dernek evi" modeli.

3.Sevgi ve arkadaşlık
Kendini kabul eden aile ve arkadaşlar.

4.Toplumsal destek
Uğrak merkezleri, dernekler, boş-zaman terapisi, toplumsal-beceri eğitimi, bedensel faaliyetler, boş zaman kullanma eğitimi.

Şizofrenlerin İhtiyaçları Nelerdir, Şizofrenlerin İhtiyaçları Nasıl Karşılanır?

"Ben, insanların benim de herkes gibi olduğumu anlamalarını istiyorum. Ben bir bireyim ve toplumdan bu şekilde davranış bekliyorum. Beni, şizofreni diye etiketlenmiş bir kutuya kapatmasınlar."

Şizofreni nedeniyle acı çeken birinin ihtiyaçları herkesinkine benzer. Aradaki fark, şizofrenlerin bu ihtiyaçlarını hastalıkları nedeniyle, doyurmayı becerememelerindedir.

Temel ihtiyaçlar şu şekilde sıralanabilir:
*Temiz, güvenli ve rahat bir ev
*Değerli, zevkli ve sorunsuz bir iş yapmak
*Kabul eden ve yargılamayan ilişkiler

Şizofreni (İçe kapanma)

Şizofreni (İçe kapanma)
Şizofreni Nedir?
Şizofreni İçe kapanma, gerçeklere kayıtsızlık ve şahsiyet ikileşmesi, zihin bölünmesi, İçe yönelik düşünce yapısının yerleşmesi şeklinde beliren bir psikozdur. Şizofren kendine Özgü bir Dünya da yaşamakta, ilksel ve benmergezci (egosantrik) bir düşünce yapısına sahip bulunmaktadır. Kendi iç dünyasına yerleşmiş olan Şizofren Bir düşler aleminde yaşamaktadır. Bu hastalığa yakalanma yaşı genellikle 15-35 yaşları arasındadır. Vakaların büyük bir kısmında kalıtsal anıklık söz konusudur.
 

ŞİZOFRENİ TANISI NASIL KONUR ?
Şizofrenide görülen belirtiler başka psikiyatrik hastalıklarda da görülebilir.
Hiçbir belirti tek başına tanı koydurucu değildir. Tanı psikiyatri uzmanı tarafından hastanın ruhsal muayenesi, hasta yakınları ile görüşme ve çoğu zaman hastanın klinik izlenmesi sonucu konur.
Şizotipal kişilik bozukluğu, şizoaffektif bozukluk, bipolar duygulanım bozukluğu şizofreni ile sıklıkla karışan bozukluklardır.
Bazı bedensel hastalıkların seyri sırasında da benzer belirtiler görülebilir, bu nedenle ayırıcı tanıyı yapabilmek için fizik muayene ve kan tahlillerinin yapılması gerekir.
Alkol ve madde bağımlılığı olan veya bazı ilaçları kullanan kişilerde de benzer belirtiler olabilir. Hastanın öyküsünün alınması sırasında buna dikkat edilmeli ve öyküde bu durumlardan bahsediliyorsa buna yönelik tetkiklerin yapılması gerekmektedir.

ŞİZOFRENİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR

Bellek Destekleyiciler

Örgütleme ve eklemleme çok güçlü kodlama(anlamlandırma) türleri olmakla birlikte, tüm bilgiler, örgütleme için elverişli olmayabilir. Ayrıca bazı bilgiler de tamamıyla yeni ya da eskilerle tümden ilişkisiz olabilir. Bu nedenle de eklemleme yoluyla kodlamak mümkün olmaz. Bu durumda anlamlı kodlama yapmak için bellek destekleyici ipuçlarını kullanmak oldukça faydalıdır. Bellek destekleyiciler, okul öğrenmelerinde özellikle terimleri ve olguları(kim,ne zaman, nerede sorularına cevap veren bilgi türü) kodlamak üzere geniş ölçüde kullanılmaktadır.Bellek destekleyici stratejiler, öğrenilecek kapsam içinde doğal olarak bulunmayan ilişkileri, çağrışımları meydana getirerek kodlamaya yardım eden stratejilerdir. Bu stratejiler doğal olarak ilişkilerin bulunmadığı durumda, benzer ve farklı özelliklere sahip bilgiler arasında yapay bir bağ yaratır bu nedenle bellek destekleyici stratejiler, bir bakıma eklemlemenin bir türü olarak tanımlanabilir.Sonuç olarak bellek destekleyiciler, öğrenilecek bilgiyi daha anlamlı hale getirerek öğrenilenin hatırlanmasını kolaylaştırmaktadır. Araştırmalar, bilgi ne kadar anlamlı olursa, bilginin kalıcılığı ve hatırlanmasının o derece kolay olduğunu göstermektedir(Lehsin, Pollock ve Regeluth,1992). Bu durumda, “bellek destekleyen stratejilerin öğrenciye ne zaman verilmesi gerekir?” sorusu akla gelmektedir. Öğrenciye yeni bilginin sunulduğu anda bellek destekleyici stratejinin de verilmesi gerekir. Böylece öğrenci, yeni bilgiyi uygun olan bellek destekleyici stratejiyle öğrenme çabasına girerek yeni bilgi ile bellek destekleyici ipucu arasındaki ilişki yapılan araştırmalar yoluyla güçlü bir şekilde kurulur.
Yapılan araştırmalar,sınıflarda bellek destekleyici stratejilerin öğretimine çok az yer verildiğini göstermektedir(Moely ve diğerleri, 1986). Her öğrenci öğrenme için gerekli olan bellek destekleyici stratejileri geliştirme gücünde değildir. Bu nedenle öğretmenler, doğrudan öğretim yoluyla çocukların bu stratejileri öğrenmelerini sağlamalıdırlar.
Yukarda da açıklandığı gibi bellek destekleyici stratejiler özellikle sözcüklerin, terimlerin ve olguların öğrenilmesine ve hatırlanmasına yardımcıdırlar. Bellek destekleyici stratejilere temel olarak iki grup altında toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi imajlar(imagery), diğeri de sözel(verbal) semboller kullanılarak yapılan kodlamalardır. İmajların kullanıldığı bellek destekleyici stratejilerle bilgi zihinsel resimler içine yerleştirilerek ya da onlarla ilişkilendirilerek kodlandırılır. Sözel stratejilerle ise yeni bilgi, eski öğrenilen sözel yapılarla anlamlı bağlar oluşturularak kodlandırılır.
İmajlar: Luria(1968) tarafından yapılan bir örnek olay çalışmasında(cesa study) fotoğrafik belleğe sahip olan bir kişi imajları kullanarak bilgiyi kodlamaktadır. Bu kişi tablo 6’da verilen anlamsız hece listesini tam olarak hatırladığı gibi, çalışmada dört yıl sonra da bu anlamsız hece listesini hiç yanlış yapmadan hatırlayabilmiştir. B uşahsın yaptığı bütün şey, anlamsız hece listesine uygun olarak, zihninde bir resim çizmektir.
Hatırlaması İstenen Anlamsız Heceler
1) ma va na sa na va
2) na sa na ma va
3) sa na ma va na
4) va sa na va na ma
5) na va na va sa ma
6) na ma sa ma va na
7) sa ma sa va na

Homeopati: minimum dozların büyüsü

Homeopati: minimum dozların büyüsü

Homeopatide ilaçların son hazırlanmış halinde sadece "dinamik/enerjetik iyileştirici güç" vardır. İçlerinde herhangi bir orijinal ana madde bulunmaz. "Potensiyalizasyon" denen özel bir hazırlama metodu ile 3000'in üzerinde homeopatik ilaç, bitkisel, hayvansal, mineraller vs gibi maddelerinin tedavi edici gücü açığa çıkarılarak hazırlanır. Bu nedenle ultra düşük dozlardaki homeopatik ilaçlar toksik değildir, yan etkileri yoktur.
Zararsız oldukları için çok yumuşak ve güvenli bir şekilde tedavi gerçekleşir.

Bellek türleri duyusal kayıt, kısa süreli bellek, uzun süreli bellek

Bellek türleri duyusal kayıt, kısa süreli bellek, uzun süreli bellek olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.Duyusal kayıt çok kısa süreli olduğundan bazı psikologlar tarafından bellek türü olarak ele alınmazken biz bellek türleri olarak kabul edeceğiz.DUYUSAL KAYIT
Egzoz kokusu, güneşin parlaklığı, çocuk ağlaması… vb. bilgiyi işleme bu uyarıcıların çevreden alınmasıyla başlar.
Çevreden gelen uyarılar duyu organlarını etkiler, duyusal kayıt yoluyla sinir sistemine girer. Uyarıcıdan ilk algılanandan duyusal kayıt sorumludur. Örneğin; parmağımızı gözümüzün önüne tutup hemen çektiğimiz takdirde parmak bir süre hala orda duruyormuş gibi gelir; gölgesini görürüz. Bu gölge görsel kaydınızda kalan bellek izinin sonucudur. Diğer bir örnek vermek gerekirse örneğin; anlamsız bir sözcüğün tekrarı, duyusal kaydın işitme kısmındaki izinin bir sonucudur.
Duyusal kayıttaki bilgi orijinal bilgiyi temsili yapıdadır. Yani uyarıcının tam bir kopyasıdır. Çok kısa sürelidir. Bazı psikologlara yarım saniyeden az, bazılarına göreyse bir ile dört saniye arasında olduğunu söylerler. Moates ve schumacher görsel bilginin bir saniye, işitsel bilginin dört saniye kaldığını söylerler. Süre kısıtlıdır ancak kapasite sınırsızdır. Her duyu için ayrı deposu olduğu düşünülmektedir.
Duyusal kayıt kendisinden sonraki bilişsel süreçler için kritik bir öneme sahiptir. Örneğin duyusal kayıt olmasaydı, cümle okurken cümlenin sonuna geldiğimizde baş tarafını unuturduk ve dolayısıyla hiçbir şey anlamamış olurduk. Duyusal kayıtta bilgi anında işlenmezse unutulmaktadır.
Duyusal kayıtta dışsal uyarıcıların etkisi yoktur. Kişinin beklentileri ve dikkatine göre kısa süreli belleğe aktarım gerçekleşmektedir. Bilginin duyusal kayıttan kısa süreli belleğe geçişinde dikkat ve seçici algı adeta süzgeç görevi yapar. Aralıksız olarak üst üste verilen bilgiler, bireyin algı alanına giremediğinden kısa süreli belleğe aktarılamadan kaybolur. Örneğin öğrenciler tahtadaki bir problemi defterlerine yazarken öğretmen sözlü bazı yönergeler verirse çocukların bunu hatırlaması mümkün olamaz; çünkü öğrenci farklı kaynaklardan gelen tüm uyarıcılara dikkat dip yanıt veremez. Aynı zamanda tahtadaki probleme yönelmesi beraberinde yazı yazması, bir takım kurallara dikkat etmesi onun kısa süreli belleğini doldurduğundan öğretmenin söylediklerin dinleyip yorumlayacak kapasiteye sahip değildir.
KISA SÜRELİ BELLEK \ İŞLEYEN BELLEK
Dikkat edilen ve algılanan bilgi duyusal kayıttan kısa süreli belleğe geçirilir.
Kısa süreli belleğin birbiriyle ilişkili iki temel fonksiyonu vardır. Bu yüzden çift isimlidir. Birinci işlevi;
Sınırlı bilgiyi sınırlı zaman içerisinde geçici olarak depolamasıdır. Bu işlevden dolayı kısa süreli bellek ismini almaktadır. Miller(1956), yetişkinin kısa süreli belleği yedi±iki birimlik(grupluk) yani beş ile dokuz bilgi arasında bilgi depolayabilmektedir. Daha sonra broadbent(1975), buna karşı çıkarak yedi±iki üç birimlik bilgi saklayabildiğini savunmuştur. Yalnız tartışılacak konu bu değildir. Bilgi biriminin büyüklüğüdür. Örneğin; 1-2-2-5-5-7-8 bu dizide her rakam bir birimdir. Bu rakamlar gruplanarak birimin büyüklüğü arttırılırken birim sayısı azaltılabilir. “122-55-78” yedi birimlik bilgi böylece gruplanarak üç birime indirildi. Acaba bir birimde bulunması gereken bilgi miktarı ne kadar büyüklükte olmalıdır? Bu sorunun hala net bir cevabı olmamakla beraber cevabı bulunmaya çalışılmaktadır.
Bilgi kısa süreli bellekte çok kısa zaman kalmaktadır. Yetişkinlerde bu süre yirmi saniye civarındadır. Bu süre zihinsel tekrar yapılmadığı takdirde geçerli olacak bir değerdir.
Unutma ilk saniyelerde çok hızlıdır, daha sonra saniyeler ilerledikçe unutma hızı azalmaktadır. Kısa süreli bellekte süre sınırlıdır. Bunu zihinsel tekrar yaparak telafi etmeye çalışıyoruz. Örneğin; o an içinde öğrenilen adresin akılda kalması için sesli ya da zihinsel olarak tekrar yapılır.
Kısa süreli belleğin ikinci kısıtlayıcılığı da kapasite azlığıdır. Bu sınırlılıkta bilginin gruplanması yoluyla birimin kapsamı genişletilip, birim sayısı azaltılarak en düşük düzeye indirilir.

Psikoloji Bölümü – Meslek Tanıtımları

Psikoloji Bölümü – Meslek Tanıtımları
İnsan davranışlarının gözlem ve deney yöntemlerinin kullanılarak bilimsel bir şekilde incelenmesi ve nedenlerinin ortaya çıkarılması konularında eğitim ve araştırma yapılır. Sağlık bakanlığı ve üniversitelere bağlı akıl hastanelerinde, ruh sağlığı merkezlerinde, çocuk ıslah evlerinde, cezaevlerinde psikolog, rehberlik ve araştırma merkezlerinde okul psikoloğu olarak çalışılabilir. Ayrıca öğretmenlik sertifikası alanlar liselerde öğretmenlik yapabilirler.
Psikoloji Programının Amacı : Psikoloji bölümü, insan davranışlarının gözlem ve deney yöntemlerini kullanarak bilimsel bir biçimde incelenmesi ve nedenlerinin ortaya çıkarılması konularında eğitim ve araştırma yapar. Psikoloji, kuramsal psikoloji ve uygulamalı psikoloji adı altında iki dala ayrılır.
1. Kuramsal Psikoloji : Bu dal, öğrenme, düşünme, güdülenme gibi psikolojik süreçlerle ilgilidir. İnsan ve hayvanlar üzerinde laboratuvarda deneyler yaparak psikolojik olayları inceleyen “Deneysel Psikoloji”; davranışların fizyolojik temellerini araştıran “Fizyolojik Psikoloji”; toplum tarafından etkilenen insan davranışlarını inceleyen “Sosyal Psikoloji”; insanda düşünme, öğrenme, duygu ve heyecan gibi psikolojik süreçlerin gelişimini inceleyen “Gelişim Psikolojisi” ve normal dışı davranışları inceleyen “Anormaller Psikolojisi” kuramsal psikoloji grubuna girer.
2. Uygulamalı Psikoloji : Kuramsal psikolojinin verileri günlük yaşamda insan davranışları ile ilgili sorunları gidermede kullanılır. İleri derecede uyum bozukluğu gösteren kimselerin davranışlarının nedenlerini ve tedavi yöntemlerini inceleyen “Klinik psikoloji”;endüstride üretimi artırmak için en uygun elemanların seçimini ve çalışma ortamında olumlu ilişkiler kurulmasını sağlayan, tüketicinin isteklerini saptayan “Endüstri Psikolojisi”;